top of page

ÖMER FARUK ELBEK 

Bir Yıkım Mühendisi Olarak Eşref-i Mahlûkat

Yazarın fotoğrafı: Ömer Faruk Elbek
Ömer Faruk Elbek
11 Eyl
3 dakikada okunur

“Şehri inşa ederken toprağı, yasayı yazarken merhameti unutan akıl; kendi kurduğu beton labirentte er ya da geç vicdanını da kaybedecektir.” Ö. Faruk Elbek


Temmuz 2024’te TBMM’de kabul edilen 7527 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu'nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, salt bir idari düzenleme veya yerel yönetimlere verilen yeni bir talimat seti değildi; devletin ve ona yön veren siyasi aklın, doğayla ve insan-dışı canlılarla kurduğu ilişkinin ontolojik bir beyanıydı.


Kanunun merkezinde yer alan ve sahipsiz hayvanların sokaklardan toplanarak barınaklara alınmasını, ardından sahiplendirilinceye kadar orada tutulmasını öngören yapı, sokak köpeğini birlikte yaşanılan bir canlı statüsünden çıkarıp bir kamu güvenliği pürüzüne indirgedi. Ötanazi yasa içinde tedavi edilemez hastalıklar veya saldırganlık gibi istisnai durumlar için tanımlanmış görünüyordu. Ancak kamu idaresinin elindeki bu hukuki esneklik ve mevcut barınak kapasitelerinin devasa yetersizliği, bu istisnanın zamanla fiili bir tasfiye kuralına dönüşme riskini de barındırıyordu. Yaşatmayı değil mekânın optimizasyonunu merkeze alan bu yaklaşım, teknokratik bir devlet refleksini bütün çıplaklığıyla açığa çıkarıyordu.


İlgi çekici olan gerilim, bu teknokratik refleksin, siyasal referanslarını İslam’dan ve vakıf medeniyetinden alan bir iktidar eliyle yasalaşmış olmasıdır. İslami terminolojide insanın yeryüzündeki varlık sebebi koruyucu ve imar eden anlamıyla halife sıfatı etrafında şekillenirken, devlet aklının gücü eline aldığında kentsel rasyonalitenin ve modern şehir tasarımının karşısında duran her şeyi bir tehlike unsuru olarak kodlamasıydı.


Bir sabah vakti, mahallenin yıllardır aşina olduğu, esnafın kapı önünde beslediği bir köpeğin, ilçe belediyesinin demir kafesli nakil aracına yaka paça yüklenip bilinmezliğe doğru yola çıkarılması sadece adli bir vaka değildir. Bu gündelik sahne, köpeklerin sokağın hafızasından koparılıp tecrit edilmesi, aslında Batılı ve kapitalist bir mekân tasavvurunun, İslami bir iddiayı nasıl tamamen teslim aldığının en somut resmidir. Birlikte yaşama kültürü, yerini soğuk bir "rehabilitasyon" kelimesinin örttüğü mutlak bir triyaj işlemine bırakmıştır.


Bu bürokratik dönüşümün izleri sadece sokaklarla veya hayvanlarla sınırlı kalmaz. Sokaktaki köpeği modernleşmenin önünde bir güvenlik açığı olarak gören idari akıl ile, ormanları ve nehirleri enerji yatırımlarının önünde bir pürüz olarak değerlendiren akıl birbirini andıran bir terminoloji kullanır.


Hayvanların tecridini düzenleyen idari metinlerin dili ile, bir hidroelektrik santrali veya maden sahası için hazırlanan Çevresel Etki Değerlendirmesi raporlarının üslubu aynı noktada kesişir. Sokak hayvanlarına yönelik yasal düzenlemelerdeki "kamu güvenliği" ve "rehabilitasyon" kavramları; ÇED mevzuatında yer alan "olumsuz etkilerin önlenmesi veya en aza indirilmesi", "etki azaltma önlemleri" ve yıkımın "kabul edilebilir düzey"de tutulması gibi resmî terimlerle aynı teknokratik işlevi görür. ÇED süreçlerinde devasa bir ekosistem tahribatı nasıl "çevresel izleme planları" aracılığıyla meşru bir mühendislik aşaması gibi sunulup yumuşatılıyorsa, sokak hayvanlarının tecridinin yarattığı vicdani tahribat da benzer bir yönetimsel dil ile perdelenir. Her iki durumda da zararı veya tasfiyeyi doğrudan adlandırmaktan kaçınan bu teknik-yönetimsel dil, yeryüzünü ve içindeki canlıları kendi başlarına bir değer taşımaktan çıkarır. Onlar artık sadece yönetilecek, sınırlandırılacak veya sistemden tasfiye edilecek birer nesne haline gelir.


Ekolojik krizlerin ve kâr odaklı politikaların bu iktidar döneminde meşrulaştırılabilmesi, doğanın ilahi bir emanet olmaktan çıkarılıp milli kalkınmanın basit bir unsuruna indirgenmesiyle ivme kazanmıştır. Dağdaki zeytinliğin veya vadideki nehrin enerji yatırımlarına feda edilmesi, kapitalist üretim ilişkilerinin işleyiş mantığını yansıtır. Ancak bu yıkımın muhafazakâr bir siyasal iklimde olağanlaşması, inancın sermaye birikim süreçlerine nasıl entegre olduğunu gösterir. İnsan, kendi türü dışındaki varlıkları salt ekonomik ihtiyaçlar bağlamında tanımlayarak yeryüzünü mutlak surette kendi büyüme hedefleri için dizayn etmektedir.


Eşref-i mahlûkat kavramı geleneksel teolojide insanın diğer varlıklar üzerindeki hiyerarşik tahakkümünü değil onlara karşı taşıdığı etik sorumluluğun sınırsız ağırlığını ifade ederken, günümüzde bu terim insanın doğa üzerindeki sömürü hakkının meşrulaştırıcı bir aracına dönüşmüştür. Kendisini evrenin mutlak hakimi konumuna yerleştiren bu rasyonel sistem, savunduğunu iddia ettiği teolojik değerleri çoktan maddi dünyanın hesap cetvellerinde eritmiştir. İnancın gerektirdiği emanet bilincinin yerini, yönetmeliklerin ve resmi raporların o soğuk ve mesafeli dili almıştır.


Mahlûkatı tasfiye eden eşref-i mahlûkat, nihayetinde salt bir yıkım mühendisine dönüş(türül)müştür.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page