top of page

ÖMER FARUK ELBEK 

İmparatorun Bülbülü

Yazarın fotoğrafı: Ömer Faruk Elbek
Ömer Faruk Elbek
2 Eyl
3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 5 Eyl

Andersen'in bir masalında Çin imparatoruna mücevherlerle kaplı mekanik bir bülbül armağan edilir. Kuş tek bir ötüşü kusursuzca seslendirir; bunun için zembereği çevirmek yeterlidir. Saray da onu ormandaki gerçek bülbüle tercih eder. Sarayın baş müzisyeni bu tercihi övünerek gerekçelendirir; makinenin içi açılabilir, çarkların birbirini nasıl izlediği gösterilebilir, ne zaman ne söyleyeceği önceden bilinir. Gerçek kuş ise kendi istediğinde şakır. Sarayın seçtiği şey doğal olanı değil, istenilen anda öttürülebileni tercih etmek olmuştur.


Bugün tanrının gökte değil insanda olduğunu, kutsalın kilisede, camide ya da havrada değil doğada bulunduğunu anlatan her söylem, aslında o tüneğe konmuş yeni bir kuştur. Gökyüzüne bakmayı bırakıp toprağa ve insana dönmek dogmayı ortadan kaldırabilir; ama tüneği boşaltmadan yapılan her dönüş, yalnızca kimin adına konuşulacağını değiştirir.


Dün tanrının iradesi denen şeye bugün doğanın dengesi, halkın vicdanı ya da tarihin akışı deniyor. Bu adlar kullanıldığında konuşan kendi sözünün arkasından çekilir; itiraz artık ona değil, temsil ettiğini söylediği şeye yöneltilmek zorunda kalır. Bir örnekle açıklamak istenirse, barajın yapılmaması gerektiğini söyleyen biriyle, doğanın dengesinin o barajı kaldırmadığını söyleyen biri aynı şeyi savunuyor olabilir; ama ilkine karşı çıkmak bir görüşe, ikincisine karşı çıkmak doğaya karşı çıkmak sayılır.


"Hakk doğadır, evrendir" cümlesi doğa hakkında bir bilgi vermez; konuşana bir mevki verir. O mevkiye yerleşen kişi artık savunulması gereken bir şey söylemez ve ona itiraz eden kendini bir insanla değil, doğayla tartışırken bulur. Üstelik bu yetkiyi alanla doğayı yıkanın aynı kişi olması kimseyi rahatsız etmez. Taş ocağının kıyısında çaputlar bağlanmış bir dilek ağacı durur; ağaç kutsaldır, vadi ruhsatlıdır ve aradaki yüz metre kimseye tuhaf gelmez. Denize dökülen atığı görmeyen, kazları ise kirletici ilan edip kümese kapatan bir zihin, aynı sabah doğayla bir olduğunu da söyleyebilir. İtiraz edilen şey barajın kendisi ya da ağaca bağlanan çaput değil, ikisini de doğanın ağzından konuşarak tartışılmaz kılmaktır. Doğanın ne olduğu bilinmiyorsa, bilinmediğini söylemek onun ne kutsal ne de kayıtsız olduğunu ilan etmekten daha dürüsttür. Kutsama korumanın yerine geçtiğinde doğa korunmuyor; korunması gerektiği fikri gereksizleşiyor, çünkü adı konmuş bir şeyin ayrıca hesabı sorulmuyor.


Mesele şahıslara biat etmekten çıkıp vicdana, rızalığa ve ikrara bağlanmaya geldiğinde iktidar kaybolmaz, taşınabilir hâle gelir. Sorun bağ kurmak değildir; bağın adı konduğu anda çıkışın kapanmasıdır. Rızalık, tarif edildiği hâliyle yatay bir sözleşmedir; eşitler arasında, karşılıklı ve tepeden bakan bir göz olmadan işler. Dikeyleşme, rızanın geçerliliğine tarafların değil topluluğun karar vermeye başladığı anda başlar. Rızanın her defasında ve herkesin önünde beyan edilmesi gerektiğinde, rızayı esirgemenin bedeli itaatsiz sayılmak değil, kötü insan sayılmaktır. Sınırda mühür isteyen bir düzenle, insandan ikrar isteyen bir düzen arasındaki fark budur. Mühür taşımayı reddetmek mümkündür, çünkü mühür insanın dışındadır. İkrarı reddetmek ise kendi adını geri vermek anlamına gelir. Dışarıdan dayatılan, cezası olan bir düzen bile kişiye bir aralık bırakır. İnanmadan itaat edilebilir. Kişi yaptığını içinden tasdik etmek zorunda değildir; özgürlük, işte o ince boşlukta barınır. İçselleştirilmiş rıza bu aralığı kapatır. Ne var ki bir bağın hangi cinsten olduğu, kurulduğu anda hiç belli olmaz; katılırken herkes seçtiğini sanır. Fark, ayrılmanın mümkün olup olmadığında ortaya çıkar ve o an genellikle çok sonra gelir.


Rıza Şehri, öte dünyadaki hesabı beklemeden rızaya dayalı bir yeryüzü düzeni kurma vaadidir ve o da aynı tüneğe konar. Vaat edilen şey bir yer değil, bir haritadır; nereye varılacağı önceden bilinen, bütün yolları çizilmiş, sürprizi olmayan bir harita. Çekiciliği mekanik bülbülünkiyle aynıdır; tek bir ezgi, kusursuz ve hep aynı. Böyle bir harita insanları önceden çizilmiş yerlere yerleştirmekte cennete benzer; çünkü dışarıda kalan her şeyin bir cehennemi vardır ve adı ya tehlikedir ya da sapma… Adı konmayan hiçbir şeye yer bırakmayan bir tarif, artık bir tarif değil bir sınır rejimidir. Güfte değişmiştir, beste aynıdır.


Andersen'in masalında gerçek bülbül ölüm döşeğindeki imparatora döner, fakat sarayda kalmaz; kafesi reddeder ve canı istediğinde gelip gideceğini söyler. Yeniden gelebilmesini mümkün kılan da zaten sarayda kalmamış olmasıdır.


Aranan şey budur, yalnızlık değil. Hiçbir bağı olmayan insanın özgür sayılması, bütün sığınaklar yıkıldıktan sonra kurulan en gurur okşayıcı sığınak olurdu. Kalmayı seçtiğimiz bir yol ile adımızı bize o yol koyduğu için taşıdığımız bir aidiyet arasındaki farkı ayakta tutmak, elimizde kalan tek şey gibi görünüyor. Bu farkın nasıl anlaşılacağı belli değil, yalnızca nereye bakılmayacağı belli; girişe değil. Hiçbir kafes kendisini kafes diye adlandırmaz; girenlerin her biri kendi ayağıyla girdiğine emindir ve topluluk daima içeridekilerin yüzüne bakar. Çıkışa yönelen birinin ardından söylenenler, orada kalanların gerçekten kalmayı seçip seçmediğini de gösterir.


Ne dilek ağacını kesmek ne de vadiyi kutsamak. Yalnızca ikisinin arasındaki yüz metreyi her sabah yeniden tuhaf bulmak.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page