top of page

ÖMER FARUK ELBEK 

Kimsenin Duymadığı Yer

Yazarın fotoğrafı: Ömer Faruk Elbek
Ömer Faruk Elbek
27 Ağu
8 dakikada okunur

Mobbing, İş Güvenliği Uzmanı ve Kapanmayan Hesap


Schindler'in Listesi filmi biterken, fabrikanın avlusunda, kurtardığı insanlar Oskar Schindler'e bir yüzük uzatır. O ana kadar izlediğimiz adam bir kahraman değildir; savaş ekonomisinden zenginleşmiş, partiye kayıtlı bir Alman fabrikatörüdür. Emrine verilen Yahudi işçileri nazi kamplarından tahsis edilmiş neredeyse bedava bir emek gücü olarak devralmıştır ve bin kişiyi aşkın bir topluluğu ölümden çekip almayı vicdanla değil parayla, rüşvetle, torpille, yok edici bir düzenin kendi para birimiyle başarmıştır. Yüzüğün altını ise ne bir kasadan çıkmıştır ne de bir armağandan artmıştır, işçilerden birinin dişindeki dolgudan sökülmüştür. Üzerine Talmud'dan, bir insanın hayatını kurtaran bütün dünyayı kurtarmıştır cümlesi yazılmıştır. Cümle bir hesabın kapandığını söyler. Oysa yüzüğü takan adam, tam o anda, kurtardıklarını değil kurtaramadıklarını saymaya başlar.


İş güvenliği uzmanı, mesleğe girdiği günden itibaren bu hesabın içinde yaşar, üstelik onu kapatmasını sağlayacak hiçbir aracın sahibi değildir. Uzman, maaşını, görevlendirmesini, sözleşmesinin devamını, riski üreten iktisadi baskının sahibinden alır; işçiyi korumak için işverenin sermayesine ve onun tahsis ettiği yetkiye muhtaçtır. Elindeki mevzuat ise kendisinden de eskidir ve büyük ölçüde ölümlerden devralınmıştır. Uzman hem işverenin verdiği yetkiyle hem de sayısız ağır yaralanmanın, ölümün ve iş cinayetinin geride bıraktığı mirasla çalışır ve bu iki kaynağın hiçbiri kendisine ait değildir. Uzman ne kadar dürüst ya da cesur olursa olsun, ödünç aldığı yetki kendisinin değildir yani sorun onun iradesinde değil, durduğu yerdedir.


Uzmanın konumu ise kurumdaki basıncın genel işleyişinden ayrı düşünülemez, çünkü orada da aynı ayrım geçerlidir. Mobbing tartışmasının en yaygın hatası, onu bir öfke patlaması, bir kabalık, bir karakter kusuru sanmaktır. Oysa yıldırma, düzensizliğin değil düzenin ürünüdür. Akış şemalarıyla disiplinli, toplantı odalarıyla uygar, duvarına kurumsal değerler tabelası asılmış yapılar, en sistematik sessizlik biçimi olan mobbingi de üretebilir. Bu şiddet bir tokatla başlamaz, bir bağırışla duyulmaz. Bir e-postanın satır aralarında, bir toplantı davetinin gönderilmeyişinde, kişisel yaşamın bir yönetim belgesine dönüştüğü o tek satırda hayat bulur. Kanıtlanması güçtür, çünkü her bir parçası tek başına savunulabilir görünür. Yıkımı büyüktür, çünkü tam da bu savunulabilirlik yüzünden yıllarca sürebilir.


Yıldırmanın dilini, tek tek olaylardan çok bu olayların birbirine eklenme biçimi kurar. Genel müdürün kopyaya eklendiği bir e-posta, tek başına bir bilgilendirmedir; her hafta tekrarlandığında bir dosyalama işlemine dönüşür ve mesajı artık muhatabına değil, muhatabın üzerindekilere yazılır. Sabah altı buçukta gönderilen bir ileti, tek başına bir erken kalkma alışkanlığıdır; sistematikleştiğinde zamanın mülkiyetine el konulduğunun ilanıdır, çünkü istenen şey uyanıklık değil tetikte olmaktır. Büyük harflerle yazılmış bir rapor sorgusunda ses yükselmez ama kelimeler bağırır, üstelik bağıran taraf her zaman metnin ölçülülüğüne sığınabilir. Müdürün ve yardımcılarının bir yanda, çalışanın tek başına diğer yanda oturduğu toplantı ise iletişim değil oturma düzeni üzerinden konuşur; karşındaki kişi değil yapıdır, beklenen şey görüş bildirmek değil savunma yapmaktır.


Buraya kadar sayılanların failini göstermek en azından mümkündür. Yöneticinin kendi kararını "üst yönetim böyle istedi" diye sunması ise bunu da imkânsız kılar. Bu cümle, yetkiyi kullanmayı sürdürürken sorumluluğu yukarıya iade eder ve ortada itiraz edilebilecek bir özne bırakmaz. Çalışan, kime karşı, hangi gerekçeyle ve hangi merciye itiraz edeceğini bilemez hale gelir. Muhatapsızlık, yıldırmanın en ucuz biçimidir, çünkü hiçbir kaynak harcamaz ve hiçbir iz bırakmaz. Emir vermeden baskı kurmanın bir başka biçimini de izin formundaki gerekçe hanesi üretir. "Mahkemem var" ya da "psikolojik destek alacağım" satırı, mahremiyetin idari denetime açılmasıdır ve bir kez açıldığında bir daha kapanmaz. Kişisel telefonun sürekli açık tutulması beklentisi de aynı mantığın uzantısıdır. Telefon kişinin mülküdür, açıp açmamaya yalnızca sahibi karar verir; Anayasa'nın 20. maddesi özel hayatın gizliliğini bir lütuf olarak değil bir hak olarak tanımlar. Hakkın kâğıt üzerinde tanınması ile fiilen kullanılabilmesi arasındaki mesafe, mobbingin neşet ettiği yerdir.


Psikolojik Yıldırma'nın Uzmana Özgü Katmanı


Buraya kadar anlatılan tablo, üsttekiyle alttaki arasındaki dikey bir eksende kurulur. İş güvenliği uzmanı ise bu eksenin üzerinde değil, tam kesişme noktasında durur ve bu yüzden onun maruz kaldığı yıldırmanın yapısı farklıdır. Sıradan bir çalışan için mobbing, çoğu zaman fazladan bir şey yapmanın ya da yapmamanın bedelidir. Uzman için ise cezanın gerekçesi, işini kanunun tarif ettiği biçimde yapmasının kendisidir. Görevini yerine getirdiği ölçüde sorun çıkarmış olur, sorun çıkarmadığı ölçüde de görevini yerine getirmemiş olur. İki kapı da aynı odaya açılır.


Bu konumun neden bu kadar yalnız olduğu, mesleğin kendi geçmişinde görülebilir. İş sağlığı ve güvenliği külliyatı masa başında değil, felaketlerin ardından yazıldı; fabrika yasaları çocuklar tezgâh altında ezildikten, maden nizamnameleri göçükten sonra geldi. Kazadan sonra yazılan bir kuralın gerekliliği tartışılmaz, çünkü bedeli çoktan ödenmiştir; o tehlikenin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği artık bir tahmin değil, bir kayıttır.


Son otuz yılda bu düzen tersine çevrilmek istendi. Önleme ilkeleri ve risk değerlendirmesi zorunlu hale geldi, 6331 sayılı Kanun aynı yaklaşımı sektör ve ölçek ayrımı gözetmeksizin bütün işyerlerine taşıdı, doktrin artık kazadan önce konuşuyor. Ama proaktif düzen uzmanın yükünü hafifletmez, yerini değiştirir; çünkü öngörünün arkasında ölü bir insan değil, bir matris puanı vardır ve işveren, bir ölümle tartışamayacağı şeyi olasılıkla pekâlâ tartışır. Önlem alınmadığında ise risk değerlendirmesi riski yönetmeyi bırakır, yalnızca kimin neyi bildiğini kaydeder. Uzman tehlikeyi ne kadar eksiksiz yazarsa, önlem almayanın bunu bilerek almadığı o kadar açık biçimde kayda geçer. Böylece yöntem, kendi amacının tersine, onu daha az ve daha muğlak yazmaya iter.


Bu kapana en somut biçimini, mevzuatın onaylı defter dediği hukuki nesne verir. Adı bile kendini anlatmaya yeter; hakikatin yazılacağı kâğıdın kendisi önceden onaylanmış olmak zorundadır. Defterin yapısı da tesadüf değildir. Sayfaları seri numaralıdır ve kopyalı olarak düzenlenir, yani yazılan şey aynı anda birden fazla yerde var olur ve nüshalardan biri uzmanda kalır. Bu düzenleme, güvensizliğin kurumsallaşmış halidir; çünkü yazılanın sonradan inkâr edileceğini, sayfanın koparılacağını, defterin kaybolacağını baştan varsaymaktadır. Kanun koyucu bile, uzmanın yazdığı şeyin yok edilmek isteneceğini öngörmüştür. Uzman, gördüğü eksikliği oraya yazdığında, kendi el yazısıyla, kendi imzasıyla ve kendi belge numarasıyla, kendisini görevlendiren işverenin aleyhine delil üretmiş olur. Defterin sayfası aynı anda hem bir koruma belgesi hem de bir suç duyurusudur. Bu yüzden baskı, çoğu kez yazılanın içeriğine değil, yazılmış olmasına yönelir. Yazma, gelip bana sözlü söyle. Önce bir konuşalım, sonra yazarsın. Bunu yazarsan başımıza müfettiş açarsın. Bu cümlelerin hiçbiri hakaret değildir, hiçbiri kayda geçmez, hepsi iyi niyetli bir iş birliği önerisi gibi kurulur. Oysa hepsi tek bir şeyi ister, kanıtın doğmamasını. Bu cümleleri kuran kişi de çoğu zaman işverenin kendisi değil, onun adına hareket eden vekilidir; yani baskıyı uygulayan da bir çalışandır, kullandığı yetki devredilmiştir ve gerektiğinde sahiplenilmez. Böylece basınç hem uygulanmış hem de kimseye ait olmamış olur. Uzmanın içine sıkıştığı denklem burada kurulur. Kanun onu yazmaya zorlar, işveren yazmamaya. Üstelik ikisini de aynı kanun bağlar, çünkü önlem almakla yükümlü kılınan taraf, uzmanın yazmasını istemeyen taraftır.


Yazılan şeyin nasıl karşılandığı ise çoğu zaman teknik bir mesele bile değildir. Bir iş sağlığı ve güvenliği kurulu toplantısında, yük kaldırma işlerinde sapanlamayı yapacak kişinin herhangi bir çalışan olamayacağını, bunun ayrı bir eğitim ve yetkinlik gerektirdiğini söylemek tartışmasız bir cümledir; işaretçi ve sapancılık, meslekler sözlüğünde kendi kodu bulunan ayrı bir iştir. Buna rağmen alınan yanıt teknik olmaz. Her şeyi yaptık, bir bu eksikti. Bu cümle söyleneni yanlış bulmaz, gereksiz ilan eder; itiraz etmeye bile değmeyecek kadar fazla sayar ve tam bu yüzden tartışmayı kapatır. Kısa süre sonra aynı işte sapan koptu ve bir işçi yaralandı. Eğitim kararı, ardından, hiçbir direnç görmeden alındı. Uzman haklı çıkmıştır ve haklı çıkmasını sağlayan şey, bir insanın gördüğü bedensel zarardır.

Yıllar içinde, bambaşka bir yerde, bambaşka bir işte, şiddetli yağışın ardından bir şevin kayacağı ve yolun kapanacağı da aynı biçimde bildirilmişti. Şev kaydı, yol kapandı, bir gün sonra açıldı, kimse yaralanmadı. Ve kimse o bildirimi hatırlamadı. İki olayı ayıran şey uyarının isabeti değil, ödenen bedelin cinsidir. Kurum kandan öğrenir, gecikmeden öğrenmez, çünkü yalnızca biri dosya açtırır. Uzmanın önlediği hiçbir şeyin kaydı tutulmadığı gibi, önlenebilecekken yalnızca maddi kayıpla kapanmış hiçbir şeyin de hafızası tutulmaz.


Defter içeridedir. İşverenle uzman arasında kalır, konuşulabilir, ertelenebilir, sonradan yorumlanabilir. Asıl eşik, 6331 sayılı Kanun'un uzmana yüklediği bildirim yükümlülüğünde belirir. Uzman tespitini yazar, gereği yapılmaz ve kanun ondan durumu Bakanlığa iletmesini bekler. Burada kritik olan ayrımı doğru koymak gerekir, çünkü bu bir hak değildir. Hak olsaydı bildirmemek bir tercih olurdu. Yükümlülük olduğu için bildirmemek başlı başına bir ihlaldir ve kanun bunu, uzmanın belgesinin askıya alınmasına kadar giden bir yaptırıma bağlar. Yani uzman iki seçenek arasında değil, iki ihlal arasında bırakılmıştır.


Bildirirse, maaşını aldığı, her sabah kapısından girdiği, koridorunda selamlaştığı kurumu şikâyet etmiş olur. Bildirmezse, bir gün birinin ölümüne giden zincirin bir halkasını kendi elleriyle sessiz bırakmış olur. Bu, sadakat ile hukuk arasında bir seçim değildir; kariyeriyle vicdanı arasında bir seçimdir ve kanun onu bu seçimi yapmaya, üstelik tek başına yapmaya zorlar. Devlet, denetim yükünü, denetleyeceği yerden geçinen bir kişinin omzuna yıkmıştır. Bu, mevzuatın bir boşluğu değil, kuruluş mantığıdır.


Eşiğin en sessiz yeri ise sonrasıdır. Bildirim yapıldıktan sonra hiçbir şey aynı kalmaz ama hiçbir şey de hemen olmaz. Müfettiş bir gün gelir, uzman ertesi sabah aynı kapıdan girer, aynı yemekhanede oturur, aynı toplantıya çağrılır ya da o toplantıya artık çağrılmadığını takviminden anlar. Kimse ona bir şey söylemez. Sözleşmenin yenilenip yenilenmeyeceğini aylarca öğrenemez. Cezalandırma bir anda gelmez, sessizce ve gecikerek işler; bu yüzden itirazın tutunabileceği bir yer bırakmaz.

Değiştirilebilir olmak, bütün bu sürecin arka planında sabit bir basınç gibi durur. Uzman kovulmaz. Sözleşme yenilenmez, hizmet alınan kuruluş değiştirilir, görevlendirme başka bir birime kaydırılır. Yerine gelen kişi daha uyumlu, daha az yazan, daha çok anlayan biri olur ve dosya kapanır. Bu, yıldırmanın en yüksek sesle konuşmayan ama en çok duyulan biçimidir, çünkü hiç uygulanmadan da çalışır. Uzmanın kendi kendine yaptığı hesap, işverenin hiç kurmak zorunda kalmadığı cümlenin yerine geçer.


Sahadaki yalnızlık ise bundan da ağırdır, çünkü iki yönlüdür. İşveren, uzmanı içeriye yerleştirilmiş bir denetim organı olarak görür, devletin gözü, üretimi yavaşlatan adam, her toplantıya maliyet getiren kişi. İşçi ise onu çoğu zaman patronun adamı sayar, çünkü uzman ona zam getirmez, vardiya kısaltmaz, ücret pazarlığına giremez; getirdiği şey baret, imza, eğitim kaydı ve kısıtlamadır. Yıllarca aynı şekilde çalışılmış bir işi güvenli olmadığı için durdurduğunda, işveren zararı, işçi ise gecikmeyi ve eksilen yevmiyeyi konuşur. Uzmanın haklı çıkması için birinin yaralanması gerekir. Bu, mesleğin en sessiz utancıdır. İki taraf da onu ötekinin adamı sanır ve tam ortada, kimsenin savunmadığı ince bir şerit kalır.


Hallac-ı Mansur'a atfedilen bir söz vardır, cehennem ateşin bulunduğu yer değil, kimsenin bizi duymadığı, yapayalnız kaldığımız yerdir. Sözün kaynağı tartışmalıdır ve Hallac'ın bilinen metinlerinde bu haliyle geçmez; ama sözü ona yakıştıran şey rastlantı değildir. Hallac, gördüğünü söylediği için öldürülmüş, bedeni parçalanmış ve yakılmıştır. Onu bitiren şey bir suç değil, bir cümledir. Hakikati dile getirmenin kendisi, cezanın gerekçesi olmuştur.


Benzetme büyük görünebilir, ama ölçek abartıdan gelmiyor; konu baştan beri ölümdür. Hallac söyledikleriyle bedelini kendi canıyla ödedi, uzmanın söyleyemediğinin bedelini ise çoğu zaman bir başkası öder. Aradaki fark meseleyi küçültmez, ağırlaştırır. Uzmanın yazdığı satır da onun küçük, bürokratik, mürekkeple yazılmış hakikat beyanıdır ve bedeli çoğu zaman o satırı yazdığı için ödenir. Cehennem burada bir ateş değil, bir bilme biçimidir. İskeleyi görmek, güvenli olmadığını bilmek, bunu bildiğini yazmak ve yazdığının hiçbir hükmü olmadığını da bilmek. Bilgi ile yetki arasındaki bu boşluk, uzmanın gündelik yaşam alanıdır. Ve o boşlukta kimse ona bakmaz. İşveren, üretim rakamlarına bakar; işçi, ayın sonuna bakar; müfettiş, henüz gelmemiştir. Uzman ise akşam eve gittiğinde, ertesi gün o iskelenin yeniden kurulacağını düşünerek uyumaya çalışır. Bir kaza olduğunda ise sahne bir anda değişir. O güne kadar gereksiz bürokrasi sayılan ne varsa, artık tek gerçeklik odur. Eğitim kayıtları, risk değerlendirmesi, zimmet formları, defterin tarihleri, hepsi masaya çıkar ve kimin ne zaman neyi bildiği sorusu bütün odayı doldurur. Uzman bu odada iki şeyi aynı anda taşır. Hem ilk şüphelidir, hem de olan biteni önceden yazıya geçirmiş tek kişidir. En acı yeri de burasıdır. İşverenin bildiğini kanıtlayan aynı satır, uzmanın da bildiğini ve buna rağmen kaldığını kanıtlar. Yazdığı için suçlanır, kaldığı için kendini suçlar. Bu iki suçlamanın arasında bir savunma yeri yoktur.


Schindler'in yüzüğü aldığı sahnede yıkılmasının nedeni, kurtardıklarını görmesi değil, kurtaramadıklarının acısını hissetmesidir. Kaçmak üzere olduğu arabaya, yakasındaki parti rozetine bakar ve onların da satılabilir olduğunu fark eder. Araba satılsaydı bir kişi daha, rozet bozdurulsaydı belki iki kişi daha. Bu hesap yapıldığı anda tamamlanamaz bir hesaba dönüşür, çünkü her sayının ardında bir insan durur.


İş güvenliği uzmanının hesabı da aynı yapıdadır, sadece daha az görünürdür. Durdurduğu iş, geri çevirdiği vardiya, ısrarla değiştirttiği ekipman kimsenin haberi olmadan işleyen bir kurtarma toplamıdır; olmayan kazanın istatistiği tutulmaz, yaşanmayan ölümün töreni yapılmaz. Buna karşılık önlenememiş her ölümün kaydı vardır, üstelik bir mevzuat maddesine dönüşerek kalıcılaşmıştır. Mesleğin bütün bilgisi bu kayıtların toplamıdır. Talmud'un o cümlesi de bu yüzden bir teselli olarak okunduğunda eksik kalır. Aslında cümlenin iki yarısı vardır, bir insanı kurtaranın bütün dünyayı kurtarmış sayılması, bir insanı yok edenin bütün bir dünyayı yok etmiş sayılmasıyla birlikte söylenir. Filmin yüzüğüne yalnızca ilk yarısı kazınmıştır.


O yüzden mesele, uzmanı kahraman ilan etmek ya da onu kurumun vicdanı yerine koymak değildir. Direnenler vardır ve bedelini çoğu zaman tek başlarına öderler; asıl sorun, bir düzenin ancak istisnai insanlarla ayakta kalabilmesidir. Psikolojik yıldırmanın gerçek gücü, insanları kötü olmaya değil, yalnız olmaya zorlamasındadır; muhatapsız bırakılmış bir itiraz, ne kadar haklı olursa olsun, kayda geçmediği sürece gerçekleşmemiş sayılır. Bu yüzden defteri yazmak, imzayı atmak, tarihi düşmek, toplantıda o tek soruyu sormak küçük ve beyhude işler gibi görünse de aslında yalnızlığı bozan tek pratiktir, çünkü kaydı tutulan hiçbir şey tam olarak sessiz bırakılamamıştır. Bir insanı kurtarmayı tek bir kişinin cesaretine indirgemeyen tek düzen, işçinin, uzmanın ve hekimin aynı masaya oturduğu, sorumluluğun tek bir imzaya yüklenmediği örgütlü bir düzendir. Cehennemi sadece ateş cehennem yapmaz, yalnızlık da yapar. Ve yalnızlık, tek kişinin dayanıklılığıyla değil, ancak yan yana durmakla örgütlenmekle dağılır.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page