top of page

ÖMER FARUK ELBEK 

Kuluçka Makinesinin Ayarı

Yazarın fotoğrafı: Ömer Faruk Elbek
Ömer Faruk Elbek
2 gün önce
7 dakikada okunur

Kitle Örgütlenmesi ve Proje Düzeni

“Eşit haklar arasında kuvvet belirleyicidir.”

Karl Marx, Kapital, I. Cilt


Bir hibe başvurusunun sürdürülebilirlik bölümünde, daha başlamamış faaliyetin destek bittikten sonra nasıl süreceği açıklanır. Projenin amaçları, takvimi ve ölçülebilir göstergelerinin ardından gelen bu başlık, teknik bir güvence arayışı gibi durur, oysa asıl sorduğu, örgütü neyin ayakta tutacağıdır. Gelirini art arda gelen hibelerle sürdüren bir kuruluş için bu sorunun gerçek cevabı yeni bir hibedir ve o hibenin konusunu, ne kadar önceden ilan edilirse edilsin, örgütün üyeleri değil destek veren kurum seçer. Örgüt bugünkü çalışmasını tamamlarken yarın hangi faaliyetin finanse edilebileceğini hesaplamaya başladığında, süreklilik arayışı ister istemez başkasının belirlediği bir gündemde yer bulma çabasına dönüşür.


Yani, kuluçka makinesinde yumurta gelişir gelişmesine ama gelişmenin koşullarını sağlayan sıcaklık dışarıdan ayarlıdır. Benzetmenin örgütlenmeye taşıdığı mesele, faaliyetin başarısı ile o faaliyeti mümkün kılan koşullara bağımlılığın aynı anda büyüyebilmesidir. Diğer bir ifadeyle, kadrosunu büyüten, daha düzenli yayın üreten ve daha fazla toplantı yapan bir kuruluşun alanı genişlerken, desteğe bağlanan siyasal koşullar bu alanda hangi taleplerin dile getirilebileceğini daraltabilir. Bu daralma bir karar da gerektirmez; özenli bir ekip göstergeleri tutturmaya ve raporu zamanında yetiştirmeye çalışırken, üyelerden gelen ama projenin kapsamına girmeyen bir talep bir sonraki döneme bırakılır, yeni proje başladığında da bu kez yeni proje göstergelerinin arkasında sırasını bekler. Çalışanların niyetinden önce, kaynağın ne tür yükümlülükler getirdiği ve bu yükümlülüklerin ortak çalışmayı nasıl değiştirdiği önem kazanır.


Demokratik kitle örgütü (DKÖ) geleneğinin üye temelli örgütlenme anlayışı, bu ilişkiye başka bir dayanak önerir. Sendikalar, meslek odaları, öğretmen ve öğrenci dernekleri aynı programa sahip olmasalar da aidat, gönüllü emek ve seçim üzerinden üyeyle yönetim arasında bağ kurar. Ama aidatın varlığı bu bağı kendiliğinden güvenceye almaz. 1960’ların ortasında Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye İşçi Partisine yazdığı eleştirilerinde, sendikanın üyesi karşısında küçük bir devlet gibi davranmaya başladığını söyler ve bu dönüşümü birbirine bağlı halkalar hâlinde anlatır. İlk halka aidatın tahsil biçimidir. Aidat işçinin eline geçmeden ücretinden kesilir; Kıvılcımlı’nın karşılaştırmasıyla devlet vergisini yılda iki kez toplarken sendika alacağını her aybaşında, tahsil zahmetine bile girmeden hazır bulur.


Kıvılcımlı ’ya göre sendikaya üye olan işçi sendikal bürokrasi düzeninin tebaası hâline gelir ve memnun kalmayıp ayrıldığında bile dayanışma aidatı adıyla ödemeyi sürdürür. Paranın gelişi aksamaz, aksayan ise hesap sormadır. İkinci halkada genel kurul, üyenin yönetimi seçtiği ve harcamaları sorguladığı organ olmaktan çıkar, iki yılda bir birkaç kişiyle toplanan ve tutanakları danışıklı tutulan bir formaliteye döner. Son halkada ise gelirini üyenin onayından bağımsız biçimde güvenceye almış bir yönetim, Kıvılcımlının “hazır yiyici” diye nitelediği yeni bir sendikacı zümresine dönüşür. Bu zümre işverenle kapalı oturumlarda işçinin haklarını pazarlığa açar, devleti de atlatarak sus payları koparır, Avrupa’ya inceleme gezilerine çıkar ya da Amerika’ya davet edilir.


Rıza Kuas’ın 1967’de Türk-İş üzerindeki Amerikan yardımının etkisine yönelttiği itiraz, bu dış bağlantıların sendikaların dışında da tartışıldığını ve dış kaynak ile üye denetimi arasındaki gerilimin hibe programlarından çok önce yaşandığını gösterir. Kıvılcımlı’nın zincirinde para yine üyenin cebinden çıkar, ama üye onu vermekle vermemek arasında seçim yapamaz. Aidatını kendi eliyle veren bir üye memnun kalmadığında ödemeyi keserek itirazını gösterebilir; ücretten kendiliğinden kesilen bir gelirde bu yol kapanır ve yöneticinin geliri üyenin memnuniyetine bağlı olmaktan çıkar. Üyelik bağının siyasal içeriği bu yüzden aidatın ödenmesinde değil, yönetimi gerektiğinde değiştirebilme gücünde ortaya çıkar.


Türkiye’de bu örgütlenme zemini 12 Eylül’ün ceberrut yönetiminin açık zorlamasıyla daraltıldı. 1980’de faaliyetleri durdurulan DİSK’in yöneticileri hakkında 1981’de açılan dava, 1986’da ilk derece mahkemesinde mahkûmiyet ve kapatma kararlarıyla sonuçlandı; konfederasyon, 1991’deki beraat kararının ardından yaklaşık on bir yıllık aradan sonra yeniden faaliyete geçti. 1983 tarihli 2908 sayılı Dernekler Kanunu da derneklerin siyasal faaliyetlerini ve bu amaçla sendikalar, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve vakıflarla ortak hareketini yasakladı. Yasak, bir derneğin ne söyleyebileceği kadar kiminle birlikte hareket edebileceğini de belirledi.


Habitat II’nin 1996’daki İstanbul toplantısı ve 1999 depremi, sivil toplum kuruluşlarının kamusal görünürlüğü açısından iki dönemeç olarak okunabilir. Devletin üstlendiği işlerin toplumsal örgütlere geçmesi fikri ise Türkiye’de daha eski bir geçmişe sahiptir. Kıvılcımlı’nın, 1954’te kurulan Vatan Partisi için yazdığı programdaki “teşkilâtlı millet” tasarısı, halk kuruluşlarının devletin yükünü üstlenmesini ve bireyin hakkını örgütüne dayanarak aramasını öngörür. Ekonomik ve sosyal kanun tasarılarının işçi kuruluşlarından geçmesi de aynı tasarıya dâhildir. Program, örneğin işçi sigortalarının denetimini sendikalara verirken ücret kesintilerinin, tazminatların ve işten çıkarmaların sendikanın rızası olmadan yapılamayacağını da yazar; görev ile o görevin kuralları üzerindeki söz aynı ele bırakılır. Bir hizmetin yürütülmesi dışarıya devredildiği hâlde öncelikleri ve bütçesi başka yerde belirleniyorsa, işin yüküyle karar yetkisi ayrı ellerde kalır.


Hibe projeleriyle ayakta duran sivil toplum kuruluşlarının (STK) içinde çalıştığı düzende bu ayrım, başvurunun faaliyetlere, takvime ve ölçülebilir sonuçlara bölünmesinde somutlaşır. Örgüt bir ihtiyacı desteklenebilir bir çalışmaya çevirmek için kiminle ne yapacağını ve hangi sonucu elde edeceğini önceden yazar ve bu yazı ancak destek verenin onayıyla işe dönüşür. Üyelik esasına dayanan bir kuruluşta bu, üyeler arasında varılan kararın son söz olmaktan çıkması demektir; iş örgütün elinde kalır, ama işin hangi ölçüyle başarılı sayılacağı başka bir masada belirlenir.


1954’te 6235 sayılı Kanun’la kurulan TMMOB, Anayasa’nın 135. maddesine göre kamu kurumu niteliğinde bir meslek kuruluşudur ve kendini mesleki demokratik kitle örgütü olarak tanımlar. Meslek odasında üyelik, aidat ve genel kurul birbirine bağlı bir zincir oluşturur; zorunlu üye aidatını öder, genel kurulda oy kullanır ve odanın yönetimini bu yolla belirler. 12 Eylül yönetimi döneminde çıkarılan 1983 tarihli 66 sayılı KHK, kamuda asli ve sürekli görevde çalışan mühendis ve mimarlar için oda üyeliğini isteğe bağlı kılar; bugün de yürürlükte olan hüküm, diğer meslektaşlar için zorunluluğu olduğu gibi bırakır. Düzenleme böylece zincirin ilk halkasını kamudaki bu kesim için gevşetir. Kıvılcımlı’nın anlattığı sendikada üyenin elinden alınan seçim, burada üyeye geri verilmiş gibi görünür; ama bu seçimi açan, üyelerin iradesi değil askerî yönetimin kararnamesidir. Hibe koşulu ise üyelik kuralına dokunmaz, hangi işin yapılacağını ve kiminle ortaklık kurulacağını sınırlar. Birinde üyeliğin kimler için zorunlu olacağı, diğerinde örgütün neyi yapabileceği dışarıdan belirlenir.


ABD’de beyaz olmayan kadınların şiddete karşı oluşturduğu INCITE (INCITE! Women of Color Against Violence) kolektifi, bu sınırla 2004’te karşılaştı. Kolektifin kendi anlatımına göre Ford Vakfı, yüz bin dolarlık hibe teklifini, örgütün Filistin özgürlük mücadelesine verdiği desteği gerekçe göstererek geri çekti. Vakfın itirazı projenin giderlerine değil, örgütün siyasal dayanışmasına yönelikti; karar ise bu kaynağa güvenilerek hazırlanan SisterFire turnesi ile New Orleans’taki Color of Violence III konferansının bütçesini etkiledi. INCITE, kaybedilen desteği bireysel bağışlar, evlerde düzenlenen etkinlikler ve satışlarla karşıladı ve dayanışma tutumundan vazgeçmeden çalışmalarını sürdürdü. Kolektif 2007’de The Revolution Will Not Be Funded (Devrim Fonlanmayacak) başlıklı bir derleme yayımladı; kitap, vakıf fonlarının toplumsal hareketlerin gündemini, örgütlenme biçimini ve taleplerini nasıl biçimlendirdiğini, yazarlarının “kâr amacı gütmeyen endüstriyel kompleks” adını verdiği ilişkiler ağı üzerinden tartışmıştı. Ford Vakfıyla yaşanan deneyim de kitabın ele aldığı örnekler arasındadır.


Benzer koşulu bir devlet de dayatabilir. ABD’nin 1984’te başlattığı Mexico City politikası, ABD dışındaki sağlık kuruluşlarının Amerikan yardımı alabilmesini bir taahhüde bağladı. Kuruluş, parayı başka bir bağışçıdan bulsa bile aile planlaması yöntemi olarak kürtaj hizmeti vermemeyi, başvuranlara bu seçeneği anlatmamayı, onları hizmet alabilecekleri bir kuruluşa yönlendirmemeyi ve kürtaj üzerindeki yasal kısıtlamaların azaltılması için çalışmamayı kabul etmek zorundaydı; tecavüz, ensest ve gebenin yaşamını tehdit eden durumlar bunun dışında tutuldu. Bununla birlikte, gebeliğini yasal olarak sonlandırmaya karar vermiş bir kişinin güvenli hizmetin nereden alınabileceğini sorması üzerine, meslek etiğinin gerektirdiği yanıtın verilmesine izin verildi. Koşul böylece yalnızca ABD parasıyla yapılan işi değil, örgütün bütün faaliyetini kapsadı. 2017’deki uygulama, aile planlaması fonlarıyla sınırlı kalmayıp bu şartı sivil kuruluşlara verilen Amerikan küresel sağlık yardımının geneline yaydı.


Nepal’de yürütülüp 2020’de yayımlanan bir saha araştırması, yazılı koşulun ötesine geçen bir dışlamayı kaydetti. Araştırmada aktarılan olayda, ABD’nin kürtajla ilgili yardım koşullarını kabul eden iki STK, cinsel sağlık ve üreme sağlığı dışındaki bir konuda Amerikan kaynaklarıyla eğitim düzenledi. Bu koşulları kabul etmeyen başka bir STK’nin işlettiği hastaneden sağlık çalışanları da eğitime katıldı. Sonraki ziyaretlerde hastanenin kürtaj hizmeti de verdiği ve eğitimde dağıtılan ekipmanın bu hizmetin sunulduğu bölümde tutulduğu öğrenildi. USAID’in (ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı) Nepal’e gönderdiği ekip, hastanenin eğitime katılmasının yardım koşullarını ihlal etmediği sonucuna vardı; buna rağmen hastane sonraki eğitimlere alınmadı. Eğitimi düzenleyen kuruluşlardan birinin temsilcisi, kural bunu gerektirmediği hâlde hastaneyle ilişkiyi kesmek zorunda kaldıklarını araştırmacılara anlattı. 2021’de kaldırılıp 2025’te yeniden yürürlüğe konan politika, 2026’da ABD Dışişleri Bakanlığının yönettiği askerî olmayan dış yardımın başka alanlarına uygulandı; koşulların alt destek alan kuruluşlara aktarılması yükümlülüğü de yeni kapsama taşındı. Nepal’de gözlenen türden dışlamaların ortaya çıkabileceği alan da böylece büyüdü.


Marx, Das Kapital’in İşgünü bölümünde, İngiltere’de dokuma fabrikalarında kadınların ve on üç ile on sekiz yaş arasındaki gençlerin çalışma gününü on saatle sınırlayan 1847 Fabrika Yasası’nı, işçilerle kapitalistler arasındaki uzun mücadelenin ürünü olarak anlatır. Yasa örgütlü bir kuvvetin kazandığını kayda geçirir, ama Marx’ın aktardığına göre fabrikatörler yasayı kısa sürede deler ve 1850’de bir mahkeme kararı ile yasa fiilen boşa çıkarılır.


Hakkı kayda geçirmek ile onu talep edenlerin birlikte hareket edebilmesi bu yüzden aynı şey değildir. Hak savunuculuğunda da deneyimleri rapora alınan kişilerin talepleri belirleme ve izlenecek yolu değiştirme imkânı yoksa temsiliyet sadece onlar adına konuşmakla sınırlı kalır. Birlikte hareket ise hem zaman hem de kaynak ister. Yani bu katılımın maddi bir bedeli de vardır.


Kıvılcımlı, 1965’te Meclise giren on beş TİP milletvekiline, maaşlarının ortalama hayat düzeyini aşan bölümünü İşçi Gönüllüleri Fonuna yatırmalarını önerir. Tasarı, gönüllülerin geçimini karşılayarak siyasal çalışmaya ayırabilecekleri zamanı artırmayı amaçlar. Raporu hazırlayacak uzmanın emeği gibi, deneyimini ortak bir talebe dönüştürecek kişinin zamanı da kaynak ister. Kıvılcımlı’nın önerisi, sonucu bilinmeyen bir tasarıdır; INCITE’ın destek kaybını telafi ederek çalışmalarını sürdürmesi ise gerçekleşmiş bir çıkış yoludur.


Başvuru formundaki sürdürülebilirlik sorusu, faaliyetin destek bittikten sonra sürüp sürmeyeceğini sorar; o faaliyeti doğuran talebin kimin elinde kalacağını sormaz. Bir çalışmanın fon kesilince durması, o çalışmayı gerektiren ihtiyacı ortadan kaldırmaz; ihtiyacı taşıyanların kendi kaynaklarından yoksun kaldığını gösterebilir. Buna karşılık Nepal’deki örnekte eğitim faaliyeti devam ederken ortaklık daraltılmıştır.


Bir çalışmayı sürdürebilmek için vazgeçilen ilişkiler ve talepler de sürekliliğin siyasal maliyetine dâhildir. Takvimin tamamlanmasıyla yetinen bir değerlendirme, bu kaybı başarı hesabının dışında bırakır. Bir sonraki döneme daha dar bir ortaklık ağıyla geçildiğinde, kuluçka makinesinin dışarıdan yapılan ayarı, içeride sürdürülen işin olağan sınırı hâline gelir.


Hibeyle ayakta duran bir STK da gerçek bir ihtiyacın çevresinde toplanmış insanları bir araya getirir; asıl mesele, bu insanların örgütün yönünü belirleyip belirleyemediğidir. Sosyalist bir bakışa sahip olanlar için yapılacak iş bu yüzden bu kuruluşlardan uzak durmak değil, onlara katılıp onları içeriden DKÖ’lere dönüştürmeye çalışmaktır. Bu, çalışmadan yararlananları üyeye, üyeleri de aidatını kendi eliyle veren ve genel kurulda yönetimi değiştirebilen bir tabana çevirmekle başlar; gelirin bir bölümünü hibe takviminden bağımsızlaştıran küçük ama düzenli kaynaklar da bu tabanın kendi gündemini kurmasına zaman tanır. Bu yönde bilinç üretmeye girişen bir örgütlenme, üyeleri adına karar veren yeni bir kadronun eline geçtiğinde ise Kıvılcımlı’nın sendikada gördüğü zümreyi başka bir adla yeniden kurar. Sürdürülebilirlik sorusunun cevabı, ancak yönetimin üyelerine hesap verdiği bir örgütte bir sonraki hibe olmaktan çıkar ve talebi taşıyanların kendisi olur.


Bu yazı Sosyolog Yazar Müjdat Çalış ile yürüttüğümüz fikir teatisinden beslendi...

 
 
 

Yorumlar


bottom of page