top of page

ÖMER FARUK ELBEK 

Köpük ve Çakıl Arasında Siyaset

Yazarın fotoğrafı: Ömer Faruk Elbek
Ömer Faruk Elbek
9 Eyl
4 dakikada okunur

İnsan hiçbir şey değildir ama yaptığı şeydir; yaptığıyla kendini var eder. Jean-Paul Sartre


Bir kelime yükselir, ardından bir diğeri, sonra hepsi birden; kalabalık aynı anda nefes alır, aynı anda verir, bir meydan tek bir göğüs gibi kabarır. "Susma, sustukça sıra sana gelecek" diye bağırırsın, dünya bir anlığına basitleşir, o an sadece iyiler ve kötüler vardır. "Bu duvar, duvarınız vız gelir bize vız" dersin, korku geri çekilir. "Ekilir ekin geliriz, ezilir un geliriz" dizesini haykırdığında ise kendini tarihin doğru tarafına yerleştirmiş olursun.


Bu cümleler yalnızca anlam ifade etmez, duygu taşır, hatta fazlasını yapar, duygu üretir. Emek istemez; mantığı değil bedeni ikna eder, nabzı ikna eder. Kitle buluşmaları, marşlar, sloganlar, alkışlar, aynı anda yükselen sesler, düzenli bağrışlar. Ajitasyon yalnızca propaganda değildir, bir duygu düzeneğidir; korkuyu cesarete, utancı gurura, yalnızlığı dayanışmaya çeviren bir redresör gibi çalışır, gerilimi düşürmez ama yönünü sabitler. Kalabalığın içinde kendini daha güçlü, daha haklı, daha dokunulmaz hissetmenin nedeni budur.


Hafiflik tam da bu noktada başlar. Ajitasyon çoğu zaman eylemin kendisi sanılır; bağırmak örgütlü mücadelenin, öfke boşalması stratejinin yerine geçer. Tek bir tümceyle içindeki düğüm çözülür, o tek bağırış rahatlatır, hatta hayli de arınmış hissettirir. Ancak rahatlama ile dönüşüm aynı şey değildir.


Ajitasyon yol göstermek için doğar ama bazen yolun kendisi sanılır. O anda tiyatro perdesi hızla açılır, hizalanmış bir sürü söz eylemin yerine geçer. Duvara bağırırsın ama tuğlaya dokunmazsın. Ajitasyon bir anlığına insanı iyi hissettirir, fakat iyi hissetmek her zaman insanı iyiye götürmez.


Erich Fromm 1941'de yayımladığı Özgürlükten Kaçış'ta bu eşiği tarif eder. İnsan güçsüzlük ve yalnızlık duygusuna uzun süre dayanamaz, bu duygudan kaçmak için daha büyük bir şeye yaslanır; bazen bir lider olur bu, bazen bir ideoloji, bazen kalabalığın kendisi. Devredilen şey yalnızca karar değil, sorumluluktur da. Dar grupların, örgütlerin, hareketlerin belirli aralıklarla törene ve tekrar eden buluşmalara ihtiyaç duyması bundandır; devir kalıcı değildir, her seferinde yenilenmesi gerekir.


Bu buluşmalar halterdeki silkme hareketine benzetilebilir. İnsan, hayatın o taşınamaz, hantal ve ezici yükünü bir anlığına göğsünden yukarıya, başının üstüne fırlatır; birkaç saniye kollar kilitlenir, yük askıda kalır, kişi yerçekimine galip geldiğini sanır. Oysa ağırlık hâlâ üzerindedir, yalnızca yeri değişmiştir. Silkme bir taşıma biçimi değil, taşıyabilme iddiasının gösterisidir. Tören bittiğinde, slogan dindiğinde, kollar gevşediğinde o ağırlık omuzlara büyük bir gürültüyle geri döner.


Miting, yürüyüş ve ortak slogan da böyle çalışır. İnsan tek başına taşıdığı yükü bir süreliğine kalabalığın omzuna bırakır, kendini yenilmez, haklı, temizlenmiş hisseder. Psikolojik olarak anlaşılır bir şeydir bu; politik olarak tehlikeli olması, rahatlatan şeyin aynı zamanda uyuşturabilmesindendir. Beyin bağırmayı eylem diye kaydeder, ritüel hakikat pratiğinin yerine geçer.


Hakikat pratiği coşkuya ihtiyaç duyulmadan yapılan iştir. Görev bölüşmek, kaynak yaratmak, yerel bağ kurmak, uzun vadeli hedefe sadık kalmak, müzakere etmek, gerektiğinde geri adım atmak, susup dinlemek, sıkıcı olanı sabırla yapmak. Hiçbiri coşkuyla beslenmez; ağır olmalarının nedeni de budur. Ajitasyonun hafifliği aynı yerden gelir, çünkü duyguyu büyütürken yükü küçültür.


Coşkunun yükseldiği, törenlerin çoğaldığı, sloganların her yere yayıldığı anlarda görünen şey bir tercih değil, önceden kurulmuş olanın sonucudur. Kendisinden önce bir örgütlenme, somut hedefler ve kurumsal hazırlık bulan coşku seferberliğe dönüşür, çünkü akacak yatağı vardır. Yatak bulamayan coşku ise kendini tüketir; taşkınlık büyüdükçe geriye bırakacağı şey azalır. Tahrir'de haftalarca süren o olağanüstü ortaklıktan meydan boşaldığında sonraya taşınacak bir örgütün kalmaması, bunun en yakın örneğidir.


Boşluk siyasetin en sevdiği mekândır ve her zaman kendiliğinden oluşmaz. Bir iktidar için en zahmetsiz muhalefet, sesi yüksek ama örgütsüz olanıdır; öfkesini düzenli aralıklarla boşaltan, boşalttıkça hafifleyen, hafifledikçe erteleyen bir kalabalık bastırılması gereken bir tehdit değil, yönetilmesi gereken bir ritimdir. Ajitasyonun ürettiği kısa süreli hafifleme bu yüzden yalnızca kalabalığın kendi kendine oynadığı bir oyun değildir.


Bir sabah uyanırsın. Miting bitmiştir, kalabalık dağılmıştır. Servis yine aynı saatte gelmiştir, maaş yine aynı gün yatmıştır, market poşeti yine aynı hızla boşalmıştır, çocuğun masrafı yine aynı ciddiyetle kapıdadır. Bir önceki akşamın sloganı hâlâ dilindedir ama hayatın itirazı daha serttir.


Sosyal medyayla birlikte bu yanılgı daha hızlı işler. Konuşan çoktur, yan yana gelen azdır. Herkes "susma" der ama kimin nerede konuşacağı belirsizdir; herkes "vız gelir" diye haykırır ama duvarın hangi taşının söküleceği, kimin tutup kimin iteceği meçhuldür. Ses yükselir, sorumluluk dağılır, ritüel kolaylaşır, emek ve üretmek zorlaşır.


Dönüşüm niyeti taşıyan, gürültüye yaslanmayan siyaset çoğu zaman ritüele benzemez. Kamerayı sevmez, alkışı sevmez, kısa cümleyi sevmez; sıkıcıdır, sinir bozucudur, ağırdır. İnsanı romantik değil sorumlu hissettirir.


Bunu kalabalığın dışından söylemek kolaycılık gibi okunabilir, öyledir de. Ajitasyonu eleştiren de bir yerde aynı silkmeye tutunur, bağırdıktan sonra eve dönerken içinde bir şeyin halledilmiş olduğu duygusunu kuvvetle muhtemel taşır ve bunu görmeyen eleştiri fazlaca naif kalır.


"Sıra sana gelecek" demek yetmez, sırayı durduracak mekanizma gerekir. "Vız gelir" demek yetmez, duvarın neresinden söküleceğine yanıt vermek gerekir. "Bir gider bin geliriz" demek yetmez, o binin nerede buluşacağını, nasıl karar alacağını, nasıl ayakta kalacağını bilmek ve göstermek gerekir.


Yoksa ajitasyon dayanılmaz bir hafiflik olarak kalır. Hafifliği iyi gelir insana, taşıması kolaydır ama bir gün o hafifliğin altında ağır bir çöküş gerçekleşir. İnsan yaptığı şeyse, yalnızca bağıran bir kalabalık kendini bağıran bir kalabalık olarak var eder, başka bir şey olarak değil. Kalabalığın içinde "bizim" sandığın o güç, o haklılık, o dokunulmazlık hâli çoğu zaman köpüğün üstünde duran bir çakıl gibidir; dalga çekildiğinde elinde kalan, gücün kendisi değil kabaran duygularının hatırasıdır. Köpük çekilir, çakıl ortada kalır. Hüsnü Arkan'ın Hikâyemiz'inde bir başka anlamda geçen o dize burada da geçerlidir, ne senin taşındır ne benim taşım...


 
 
 

Yorumlar


bottom of page