Örgütsel Goebbelizm
Politik dil, yalanları gerçekmiş gibi, cinayeti saygın ve boş lafı güvenilir göstermek için tasarlanmıştır. George Orwell, Politics and the English Language
Bir örgütte gerçekliğin bozulması her zaman yanlış bir cümlenin söylenmesiyle başlamaz. Daha önce hangi bilginin dolaşıma gireceği, hangisinin geride kalacağı ve hangisinin tekrar yoluyla görünür tutulacağı belirlenmiş olabilir. Anlatı ile yapılan iş arasındaki mesafe burada açılır. Mesele söylenen sözün doğruluğundan önce, hangi olgunun konuşulabilir hale geldiğidir.
Orwell politik dilin olguyu başka bir görünüş altında sunma kapasitesine bakıyordu. Örgütsel Goebbelizm kavramının aradığı eşik ise süreci biraz daha geriden değerlendirir. Sözcük kurulmadan önce hangi olgunun sözcüğe dönüşeceği seçilebilir. Bu seçim düzenli hale geldiğinde tartışılması gereken şey dilin bulanıklığından önce bilgi dolaşımının yapısıdır. Kavramın tarihsel dayanağı da bu noktada aranmalıdır.
Goebbels’in 1931 tarihli Wille und Weg yazısında propaganda fikir çeşitliliği üzerinden tarif edilmez. Goebbels’e göre geniş bir fikir havuzundan belirli fikirlerin seçilmesi ve bunların farklı yöntemlerle ısrarla kitlelere taşınması gerekir. Seçme ile tekrar aynı işlemi tamamlayan iki parçadır. Bu düşüncenin iktidar sonrasındaki kurumsal biçimi ise hangi bilginin dışarıda kalacağı sorusunu gündeme getirmiştir.
1933 tarihli Editörler Yasası’nın 14. maddesi editörlerden Reich’ın içeride veya dışarıda gücünü zayıflatabilecek içeriği yayımlamamalarını istiyordu. Propaganda Bakanlığının Berlin’de düzenlediği günlük toplantılarda verilen yönergeler hangi haberlerin yayımlanabileceğini ve nasıl aktarılacağını belirliyor, talimatlar bölgesel ve yerel gazetelere ulaştırılıyordu. ABD Holokost Anma Müzesinin kayıtları aynı düzenin haber akışını ve yorumunu sıkı biçimde denetlemeyi ve alternatif haber kaynaklarına erişimi engellemeyi amaçladığını da gösteriyor. Bütün bunlar yasanın, sansürün ve cezalandırma tehdidinin gücüyle işliyordu. Nazi basın düzeninden bu kavrama geçen yalnızca bir işleyiştir. O düzen içinde neyin dışarıda kalacağına da neyin hangi sözlerle dolaşıma gireceğine de aynı merkez karar vermiş, başka kanallardan gelen bilgi ise bu kararı sınayamaz hale getirilmiştir.
Bu mekanizmanın güncel karşılığı çoğu zaman bir yasada değil, bir raporlama tercihinde ortaya çıkar. Hangi kategorinin düzenli biçimde kamusal görünürlük kazandığına bakmak bazen yeterlidir. Üzerinden çok yıl geçmesine rağmen hatırlatmakta fayda vardır; Türkiye’de 2020 yılında açıklanan koronavirüs verileri bu ayrımı tek bir tablonun içinde göstermiştir.
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca 30 Eylül 2020’de test sonucu pozitif çıkan herkesin vaka olduğunu, belirtileri bulunanların hasta kategorisinde değerlendirildiğini açıklamış ve basın mensuplarının sorusu üzerine 29 Temmuz’dan itibaren günlük hasta sayısının verildiğini belirtmiştir. 25 Kasımda toplam vaka sayısı yeniden günlük açıklamaya girdiğinde 28 bin 351 pozitif vaka ile 6 bin 814 hasta aynı gün için birlikte duyurulmuştur.
Bu iki sayının yan yana bulunması tek başına yanlış veri üretildiğini göstermez. Gözlenebilir olan daha dar bir olgudur. Test sonucu pozitif kişilerin tamamını ifade eden kategori ile belirti gösterenleri ifade eden kategori birbirinden ayrılmış ve 29 Temmuz ile 25 Kasım arasındaki günlük görünürlük daha dar hasta kategorisi üzerinden kurulmuştur. Elde iki sayı varken tabloya hangisinin konacağı seçilmiş, seçilen sayı bu dönem boyunca her akşam aynı kanaldan kamuoyuna yinelenmiştir. Bakanlığın bu tercihi hangi amaçla yaptığını tartışmaya gerek yoktur. Tablonun kendisi hangi sayının seçildiğini ve kaç akşam boyunca tekrarlandığını ortaya koymaktadır. Hasıl olması istenen amaç bellidir.
Pandemi tablosu bir kurumun kamuoyuna ne söylediğiyle ilgilidir. Örgütsel Goebbelizmin asıl alanı ise yapılan işin sonucunu değiştirebilecek bilgidir. Bir risk uyarısı, bir ölçüm ya da bir şikâyet karar verene zamanında ulaştığında bir önlemi, bir planı ya da bir üretim kararını değiştirebilir, bu yüzden böyle bir bilginin kime ulaştığı ve kimin ona erişebildiği işin nasıl sonuçlanacağını doğrudan etkiler. Amasra kayıtları bu alana daha yakındır ve seçimin başka bir biçimine işaret eder. Ortada yayımlanmış bir denetim raporu vardır, onu ortadan kaldırmak mümkün değildir. Seçim bu durumda raporun dolaşıma girip girmemesinden, raporda yazanın ne anlama geleceğine kayar.
Sayıştayın Türkiye Taşkömürü Kurumu için hazırladığı 2019 yılı denetim raporunda Amasra müessesesinin üretim derinliğinin eksi 300 metreye ulaşmasının ani gaz degajı ve grizu patlaması gibi ciddi kaza risklerini artırdığı belirtilmiştir. Raporda çalışılan damarların gaz içeriklerinin ve degaj kapasitelerinin yüksek olduğu, arıza zonlarında riskin arttığı kaydedilmiş ve Kurum Degaj Yönergesi hükümlerinin titizlikle uygulanması gerektiği yazılmıştır. Rapordaki bu tespitler, 14 Ekim 2022’de meydana gelen ve sonradan toplam can kaybının 43’e çıktığı patlamanın ardından yeniden gündeme gelmiştir.
TTK 15 Ekim 2022 tarihli açıklamasında kömürün bünyesindeki metan ile çalışma ortamı havasındaki metanın farklı kavramlar olduğunu savunmuş ve basındaki bazı aktarımları yanlış olarak nitelemiştir. Açıklamada tartışılan durumun iş sağlığını ve güvenliğini etkilemediği de belirtilmiştir. Böylece Sayıştay raporunun gaz içeriği ile ani gaz degajı ve grizu riski arasında kurduğu teknik ilişki ile TTK’nin aynı bilgiye patlama sonrasında verdiği anlam yan yana okunabilir hale gelmiştir.
Bu ayrışmaya patlamadan dokuz gün önceki başka bir kurum kaydı eklenmiştir. TTK’nin 5 Ekim 2022 tarihli internet paylaşımında Sayıştay Başkanlığı Enerji Grup Başkanı ile uzman denetçilerin yeraltına indiği ve belirli üretim alanlarında “incelemelerde bulundukları” duyurulmuştur. Patlama sonrasındaki açıklamada ise aynı ziyaret denetim amacı taşımayan bir nezaket ziyareti olarak tanımlanmıştır. Aynı kurumun iki kaydı aynı ziyareti iki ayrı kategoriye yerleştirmiştir.
Bu değişikliğin görülebilmesi üç belgenin de korunmuş olmasına bağlıdır. Sayıştay raporu yerinde durmakta, TTK’nin 5 Ekim paylaşımı ve patlamadan sonraki açıklaması da hâlâ okunabilmektedir. Belgelerin içeriği değişmemiş, değişen raporun ve ziyaretin ne anlama geldiği olmuştur. İlk paylaşım kaybolmuş olsaydı elde yalnızca nezaket ziyareti tanımı kalacak, ziyaretin başta nasıl duyurulduğunu gösterecek bir kayıt bulunmayacaktı. Anlatı tekelini sınamanın ölçüsü de budur. Hangi açıklamanın içtenlikle yapıldığını tartışmak gerekmez, önceki kaydın sonraki anlatımın yanına konabilmesi yeterlidir.
Kurumun içindeki bir sorunu Amasra’da bir denetim raporu kayda geçirmişti. Böyle bir sorunu kurumun kendi çalışanı kurum içinde iletmeye kalktığında ise mesele belgenin nasıl okunacağından çıkar, o çalışanın işini koruyup koruyamayacağına döner. Wells Fargo’da bir yönetici, bankada dolandırıcılık olabileceğinden şüphelendiği işlemleri hem üstlerine hem de bankanın etik ihbar hattına bildirmiş, ardından işten çıkarılmıştır. Çalışan bu kararı ABD Çalışma Bakanlığına bağlı İş Sağlığı ve Güvenliği İdaresine (OSHA) taşımıştır. Adından anlaşılmasa da bu idare ABD’de iş güvenliğinin yanında ihbarda bulunan çalışanların korunmasından da sorumludur. İdarenin incelemesi, yöneticinin yaptığı bildirimin işten çıkarılmasında rol oynadığı sonucuna varmış ve bankanın onu işe geri almasını, uğradığı kaybı da tazmin etmesini emretmiştir. Bu bir mahkeme kararı değildir ve banka emre itiraz edebilir. Vakanın önemi de çalışanın haklı çıkmasında değil, ihbar ile işten çıkarma arasındaki bağın banka dışındaki bir kurum tarafından incelenebilmiş olmasındadır.
Böyle durumlarda akla ilk gelen açıklama genellikle amiyane olarak yalamalık içerir. Yöneticiyi savunan, yanında duran yükselir, itiraz eden ise cezalandırılır. Wells Fargo kaydında ise ne bir yalamalıktan ne de kişisel yakınlıktan söz edilebilir. İdarenin baktığı şey yöneticinin amirleriyle ilişkisi değil, dile getirdiği şüphelerin işten çıkarılmasındaki payıdır. Kötü haberi getireni cezalandırmak için kimsenin kimseyi savunması ya da dalkavukluk yapması gerekmez. Dalkavukluk böyle bir düzene eşlik edebilir, ama bilgi süzgeci onsuz da işler.
Wells Fargo’da yöneticinin bildirdiği şüpheli işlemler, onun işten çıkarılmasıyla birlikte gündemden düşmemiş, banka dışındaki bir incelemenin konusu olabilmiştir. Resmî kayıt ile fiilî kayıt baştan ayrı tutulduğunda ise sorun artık bilginin süzülmesi değil, kaydın kendisinin ikiye bölünmesidir. İmar Bankasında 2003 yılında ortaya çıkarılan çift kayıt sistemi bu sınırı gösterir.
İmar Bankası Uzan Grubu’na ait bir bankaydı. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 3 Temmuz 2003’te bankanın mevduat kabul etme iznini kaldırdığında, mudilerin yatırdığı paranın önemli bir kısmının resmî kayıtlarda hiç görünmediği ortaya çıktı. Banka mevduatı iki ayrı kayıtta tutuyordu. Denetim kurumuna bildirilen kayıt toplanan paranın yalnızca bir bölümünü gösteriyor, geri kalan hesaplar ayrı bir bilgisayar ortamında izleniyordu. Aradaki fark kamuya kaldı. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, bu ikili kayıt düzeninin yaklaşık 6,5 milyar dolarlık kamu zararına yol açtığını ve mudilere ödenen paranın Hazine’den borçlanılarak karşılandığını açıklamıştır.
Buradaki durum olağan bir bilgi süzgecinin ötesindedir. Pandemi tablosunda da Amasra’da da ortada tek bir kayıt vardı ve tartışma o kaydın hangi parçasının öne çıkarılacağı ya da nasıl okunacağı üzerine kuruluydu. İmar Bankasında ise karşılaştırılacak ikinci kayıt, denetim kurumunun erişemeyeceği bir yerde tutuluyordu. Bu yüzden İmar Bankası metnin anlattığı işleyişin bir örneği değildir, ama karşılaştırma yolunun tamamen kapandığı son noktayı en açık biçimde gösterir. O noktada bilgiler arasında tercih yapmaya bile gerek kalmaz, hangi kaydın gerçek sayılacağını kurum doğrudan kendisi belirler. Seçim gerçeğin bir kısmını öne çıkarır.
Kavramın adında Goebbels’in geçmesi bir kişinin niyetini ya da karakterini yargılamak anlamına gelmez. Bir yöneticinin önüne gelen rapor, dayandığı ilk belgeye, yani ölçüm kaydına, denetim notuna ya da çalışanın şikâyetine kadar geri izlenebiliyor mu, yoksa elde yalnızca kurumun bu belgeler hakkında söyledikleri mi kalıyor? Bu soruya cevap aramak kimsenin niyetini ya da karakterini yargılamayı gerektirmez ve kavramın adında Goebbels’in geçmesi de bu bakımdan bir istisna oluşturmaz. Fordizm nasıl Henry Ford’un mizacını değil onun fabrikalarında biçimlenen üretim düzenini adlandırıyorsa, burada da gönderme yapılan şey Goebbels’in kişiliği değil, 1933 sonrasında kurduğu basın düzenidir. Bu adı bugün belirli bir yöneticiye yapıştırmak kavramın yönünü tersine çevirir, çünkü kurumun işleyişinden doğan bir sorunu tek bir kişinin kusuruna indirger ve o kişi görevden ayrıldığında her şeyin kendiliğinden düzeleceği yanılsamasını üretir.
Örgütsel Goebbelizmi teşhis etmek için sorulması gereken soru da bu yüzden kişiyle değil, belgeyle ilgilidir. Bir yöneticinin önüne gelen rapor, dayandığı ilk belgeye, yani ölçüm kaydına, denetim notuna ya da çalışanın şikâyetine kadar geri izlenebiliyor mu, yoksa elde yalnızca kurumun bu belgeler hakkında söyledikleri mi kalıyor? Bu ilk belgeler erişilebilir kaldığı sürece kurumun kendisi hakkında anlattığı hikâye er geç bu belgelerle yan yana konur ve hangi bilginin öne çıkarıldığı, hangisinin görmezden gelindiği ancak bu karşılaştırmada görülür. İlk belgeler ortadan kalktığında ya da bütün bilgi tek bir birimin elinden geçerek yukarıya ulaştığında ise raporu sınayacak hiçbir şey kalmaz. O noktada anlatı yapılan işin yerine geçer. Raporda önlemin alındığı yazıyorsa önlem alınmış sayılır, çünkü aksini gösterecek başka bir belge kalmamıştır.



Yorumlar