1993’te Bir Prova — Tohumu Kurutulan Kampüs
Güncelleme tarihi: 28 Ağu
Zamanın ruhunu ve kurumların geçirdiği dönüşümü anlamak için bazen neyin inşa edildiğine değil, neyin kuluçkaya yatmasına artık izin verilmediğine bakmak gerekir. Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’nun (BGST) hikâyesi bu açıdan çarpıcı bir turnusol kâğıdıdır. Genel kanının aksine BGST, rektörlük onaylı odalarda faaliyet gösteren bir öğrenci kulübü olarak değil; 1995 yılında kampüs dışına taşan, mezunların kurduğu özerk bir yapı olarak doğmuştur. Bu yapının çekirdeği ise 1993 yılında Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü bünyesinde hazırlanan bir konser projesinde, yani Kardeş Türküler’de atılmıştı.

Bugünün kısıtlamalarına bakıp 1993’ü kampüslerin alabildiğine serbest bırakıldığı dikensiz bir gül bahçesi gibi görmek tarihi bir yanılgı olur. Aksine 1993, bir üniversite öğrencisi olarak o acı döneme ve Sivas Katliamı'na tanıklık ettiğim, olağanüstü hal rejiminin hüküm sürdüğü ağır bir yıldı. O günlerde Kürtçe ve Ermenice bir repertuvar hazırlamak hukuken son derece riskli bir işti; yani o tohum, baskının yokluğunda değil, bizzat o baskıya rağmen tutmuştu.
Dolayısıyla bugün ile o gün arasındaki asıl fark, sanata tanınan iznin genişliğinde değil, denetimin hangi noktaya kurulduğunda aranmalıdır. O yılların müdahalesi çıktıya bakıyordu; konsere, sahnede konuşulan dile, duvara asılan afişe. Çıktıyı hedefleyen baskı ise idealleri etrafında kenetlenmiş bir grubu dağıtmak yerine, onların direncini ve ortak üretim inadını pekiştiriyordu. Bugünün kurumsal iklimi ise doğrudan girdiyi yönetiyor; odayı, rezervasyon formunu, üye listesini, yazışmanın hangi adresten yapılacağını.
Üniversitelerde bu sessiz ablukanın kurulabilmesi için ülke ölçeğinde elde zaten hazır bir araç bulunuyordu. 1981’den beri rektöre olağanüstü yetki tanıyan, ancak geçmişte gevşek tutulan 2547 sayılı kanun. 2016 sonbaharında rektörlük seçimlerinin tümüyle kaldırılması, bu yetkiyi yalnızca yukarıya hesap veren bir konuma taşıdı. Bu sürece akademisyenin derinleşen güvencesizliği de eşlik etti. Zira geçmişte kulüp odasını fiilen koruyan şey soyut yönetmelikler değil, o odaya sahip çıkan hocanın akademik teminatı ve bağımsızlığıydı.
Bugün ise, bölüm ve fakülte kurulları olumlu görüş verse dahi sözleşmesi tek bir rektörlük kararıyla yenilenmeme riski taşıyan bir akademisyenin, öğrencinin arkasında durabilme veya kurumsal bir kalkan olabilme imkânı ortadan kalkmıştır. Kulüp odasının kapısı, aslında çok daha önce, o hocanın kadro güvencesi elinden alındığında aralanmıştı.
İşte tam bu kurumsal savunmasızlık anında, sistem kendi ideal idareci tipini ve yeni bir itaat psikolojisini üretmeye başlar. Akademik bağımsızlığın yerini varoluşsal bir güvencesizlik aldığında kampüsleri iki karakter teslim alır. Napolyon’dan Bourbon restorasyonuna kadar her rejimde koltuğunu koruyan polis bakanını hatırlatan, gücün yönüne göre şekil almayı maharet sayan kurnaz fırsatçılık (Foucheizm) ve yukarıdan gelen emrin rasyonalitesini zerre kadar sorgulamadan ifa eden kör itaatkârlık (Hessizm). Bu iki kavram, karşımıza çıkan yeni kurumsal tasarımın nedeni değil, bizzat o güvencesizlik ikliminin seçtiği ve beslediği tiplerdir. Yukarıdan atama sistemi ile sözleşme güvencesizliği yan yana geldiğinde, bürokratik itaat ahlaki bir sapma olmaktan çıkıp sıradan insan için yegâne rasyonel stratejiye dönüşür. İnsan psikolojisi, kurulan bu teşvik yapısının önünde değil, tam arkasında konumlanır.
Bu tipler işbaşındayken uygulama da kendi sırasını izledi. 2025 yılında 28 kulüp ile 6 topluluğun etkinlikleri toplu olarak donduruldu. Ardından Öğrenci Faaliyetleri Ana Tüzüğü’nde yapılan değişiklikle kulüplerin faaliyetlerindeki yetki Kulüpler Arası Kurul’dan alınıp Öğrenci İşleri Dekanlığı’na devredildi; kulüplerin sosyal medya hesaplarına dönük denetimler artırıldı ve yaptırım koşulları muğlak bırakılan üniversite uzantılı e-posta kullanımı zorunlu kılındı. Şubat 2026’da ise sıra mekâna geldi; Müzik, Sualtı Sporları ve Güzel Sanatlar kulüpleri ile Spor Kurulu Hamlin Hall’daki odalarından çıkarıldı.
Bu yazıyı imzalayan idarecinin sanata düşman olması gerekmiyordu; imza, kendi sözleşmesini yenilenir kılan sıradan bir işlemdi. Aslında kimse sanatı doğrudan yasaklamadı; yasaklanan şey girdiydi, yani denetlenmeyen bir odada denetlenmeyen bir saat geçirme imkânı. Oysa 1993’te o konser repertuvarını aylarca çalışabilmenin tek koşulu tam olarak buydu. Çıktıya kurulan denetim kolektifi pekiştirir; girdiye kurulan denetim ise kolektifin bastırılacak bir çıktı üretmesine dahi fırsat vermez.
Boğaziçi’nin bu tabloda özel bir yeri olduğu doğrudur. Görünürlüğü, mezun ağı ve direnme kapasitesi sayesinde atılan her adımın kamuoyuna taşınabildiği bir istisnadır; benzer işlemler başka üniversitelerde çoğu zaman hiç haber olmadan tamamlanır.
Bu yapayalnız bırakılma hali çoğu zaman dönem gençliğinin apolitikleşmesi ve zorunlu bir atomizasyon olarak okunuyor. Oysa kulüp odalarında nöbet tutup çıkmayı reddedenlerin varlığı bu teşhisi boşa çıkarıyor. Eksik olan irade değil, eylemi kalıcı bir yapıya çevirecek imkândır.
Nöbet tutulabiliyor ama o nöbeti kurumlaştıracak tüzük yazılamıyor.
BGST’nin 1995’te şehre göç ederek otonomlaşmasını mümkün kılan ucuz kiralar, plak şirketleri ve festival dolaşımı gibi dışarıdaki ekosistem de bugün en az kampüsün içi kadar izne tabi ve erişilmez hale gelmiştir; kampüsten çıkışın kendisi de artık ruhsata bağlıdır. Kurulan bu yeni itaat ve kontrol aygıtı, sadece bugünün kulüplerini odalarından etmekle kalmıyor; gelecekte şehrin sokaklarına taşacak otonom yapıların daha kuluçkaya yatmadan tohumlarını kurutuyor.



Merhaba, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesinde çalışan bir akademisyenim. Yerleşkede 15 yıldır her gün üretilen bir fanzin olan Alakarga'nın mutfağında çalışıyorum. İzniniz olursa Alakarga (aslında hırsız bir kuştur) için çalabilir miyim? Alp Ergör Alakarga sayılarına göz atmak için https://www.facebook.com/groups/262502064134207?locale=tr_TR adresini kullanabilirsiniz.
Teşekkürler.